Bu hafta organ bağışı haftası ...
Organ bağışı nedir?
Organ bağışı, bir insanın organlarının bir kısmının veya tamamının,
henüz sağlıklı iken, beyin ölümünün ardından başka insanlarda
yararlanılmak üzere bağışlanması

Bir bakış açısıyla; organ bağışının, kan naklinden farkı yoktur.
Hayat kurtarma anlamında, sağlıklı olan her organ bağışlanabilir. On
sekiz yaşını doldurmuş ve doğru ile yanlışı ayırabilme yeteneğine sahip
herkes, başta kalp olmak üzere, akciğer, böbrek, karaciğer ve
pankreas gibi organlar; kalp kapağı, göz kornea tabakası,
kas
ve kemik iliği gibi dokuları bağışlayabilmekte, ve bunlar günümüz tıp
teknolojisinde nakledilebilmektedir. Bir kişi organlarını bağışlayarak
bir çok insana yaşama şansı verebilir. Türkiye'de birçok
devlet ve üniversite hastanesinde
organ bağışı
işlemleri yapılmaktadır. Ayrıca yaşarken yapılabilen (böbrek gibi)
organ bağışı türleri de vardır. Bağışlanan organların nakledilmesi,
Sağlık Bakanlığı'nın denetim ve gözetiminde, bilgisi dahilinde
gerçekleştirilir. Çeşitli
kurum ve kuruluşlar,
zaman
zaman organ bağışı kampanyaları düzenlemektedir. 2000 yılında, organ
bağışı konusunda bir "Ulusal Koordinasyon Sistemi" oluşturularak,
bakanlığın olanaklarıyla organ bekleyenler sistematik sıralamaya dahil
edilmişlerdir. Organ bağışı;
1- Sağlık Müdürlüklerinde,
2- Hastanelerde,
3- Emniyet Müdürlüklerinde (ehliyet alımı sırasında),
4- Organ nakli yapan merkezlerde,
5- Organ nakli ile ilgilenen vakıf, dernek vb. kuruluşlarda yapılabilir.
Yasal dayanağı
Türkiye'de 1980
tarih ve 2240 sayılı
yasa
gereği organ bağışı yapılabilmesi için 18 yaşını doldurmuş olmak ve bu
dileğin, iki tanık önünde, sözlü olarak yapılması,genişletilmiş
gönüllülük ve ayrıca bunun bir hekim tarafından tasdik edilmesi
yeterlidir. Bunun için en yakın
sağlık kuruluşuna başvurarak "Doku ve Organ Bağış Belge"si alınabilir. Bu belge, genellikle
nüfus kimlik cüzdanı yanında taşınarak, herhangi bir
kaza durumunda doktorların, gerekli organları kurtarması sağlanmaktadır.
2240 sayılı yasanın bazı maddeler
Madde 3- Bir bedel veya başkaca çıkar karşılığı organ ve
doku alınması ve satılması yasaktır.
Madde 4- Bilimsel, istatistiki ve haber niteliğindeki
bilgi dağıtımı halleri ayrık olmak üzere, organ ve doku alınması ve verilmesine ilişkin her türlü
reklam yasaktır.
Madde 5- Onsekiz yaşını doldurmamış ve mümeyyiz olmayan kişilerden Organ ve Doku alınması yasaktır.
Madde 6- Onsekiz yaşını doldurmuş ve mümeyyiz olan bir kişiden Organ
ve Doku alınabilmesi için vericinin en az iki tanık huzurunda açık,
bilinçli ve tesirden uzak olarak önceden verilmiş yazılı ve imzalı veya
en az iki tanık önünde sözlü olarak beyan edip imzaladığı tutanağın bir
hekim tarafından onaylanması zorunludur.
Madde 11- Bu konunun uygulanması ile ilgili olarak tıbbi ölüm hali,
bilimin ülkede ulaştığı düzeydeki kuralları ve yöntemleri uygulamak
suretiyle, biri kardiyolog, biri nörolog, biri nöroşirürjiyen ve biri de
anesteziyoloji ve reanimasyon uzmanından oluşan dört
kişilik hekimler kurulunca oy birliği ile saptanır.
Madde 12- Alıcının müdavi hekimi ile organ ve doku alınması,
saklanması, aşılanması ve naklini gerçekleştirecek olan hekimlerin, ölüm
halini saptayacak hekimler kurulunda yer almaları yasaktır.
Madde 15- Bu kanuna aykırı şekilde organ ve doku alan, saklayan,
aşılayan ve nakledenlerle bunların alım ve satımını yapanlar, alım ve
satımına aracılık edenler veya bunun komisyonculuğunu yapanlar hakkında,
fiil daha ağır bir ceza gerektirmediği takdirde iki yıldan dört yıla kadar hapis ve 50.000 TL’den 100.000 TL’ye kadar ağır
para cezasına hüküm olunur.
Organ bağışlarının azlığı
Organ bağışında, Dünya çapında bir yetersizlik vardır. Bu nedenle
bekleme listeleri uzadıkça uzamaktadır. Örneğin Almanya'da böbrek nakli
için bekleme süresi 2005 yılı verilerine göre yaklaşık 7 ila 9 yıl
arasında değişmektedir. Kalp, karaciğer ve akciğer organ bekleme
listelerindeki birçok hasta, zamanında bir organ bulunamadığı için
ölmektedir. Uzun bekleme sürelerinin oluşma nedeni, diğer başka
nedenlerin yanı sıra, ölümcül
trafik kazalarının azalması, fakat buna karşılık sadece
organ nakli
ile iyileştirilebilecek hastalıkların da çoğalmasıdır. Ayrıca genelde
yaşam beklentilerinin yükselmesi ve teknolojinin gelişmesi sonucu,
tıbbın giderek daha çok hastalığa organ nakli yapılabilir gözüyle
bakmasıdır. Organ bağışlarının azlığına başka bir neden de, bazı
devletlerdeki yasal düzenlemelerin bağışların yapılmasına engel
olmasıdır. ABD'de ise organ bağışını teşvik için
vergi indirimleri ve iş kaybını karşılama yöntemlerine başvurulmaktadır.
Organ bağışı yöntemleri
Temelde organ bağışı ile ilgili dört yöntem vardır.Bu yöntemler,bağış
yapan kendi isteği ile organ bağışı yapmaya hazır olmadığı zamanlarda
devreye girer. Bu düzenlemeler şimdilik her yerde aynı şekilde
kullanılmıyor. Her ülke kendi kararlarını kendisi veriyor.
1- İtiraz Yöntemi
2- Genişletilmiş İtiraz Yöntemi
3- Gönüllülük Yöntemi
4- Genişletilmiş Gönüllülük Yöntemi
Bunların içerisinde İtiraz Yöntemi en geniş kapsamlı yöntemdir. Bu
yöntemde sağlığında kesin itirazı olmayan herkesin organı bağış olarak
kabul edilir.
Genişletilmiş İtiraz Yöntemi ayrıca şöyle bir hakkı da içerir:
Bağışçının ölümünden sonra, potansiyel bağışçının akrabaları organ
bağışını, ölen kişinin, yaşarken yaptığı vasiyet olarak kabul ederler.
Gönüllülük Yöntemi ise bağışçının yaşarken organlarını
bağışlayacağını kabul etmiş olması zorunluluğunu getirir. Kesin bir
organ bağışı yapmayı kabul etme prosedürü gerektirir. Bu nedenle çok dar
kapsamlıdır.
Genişletilmiş Gönüllülük Yöntemi'nde bağışçının ölümünden sonra,
ailesi de bağış için onay verebilir. Bu uygulama Gönüllülük Yöntemi'ni
genişletmektedir.
Bu dört yöntemin yanı sıra iki istisna yöntem daha vardır: Bilgilendirme Yöntemi ve Acil Durum Yöntemi
Bilgilendirme Yöntemi'nde bağışçının izni şarttır. Eğer potansiyel
bağışçının yanında, organ bağışı yapmak istemesi ile ilgili herhangi bir
yazılı belge yoksa, bağışçı olmak istemiyordur. Bu durumda ailesine
bilgi verilmesi gerekir. Ailenin itiraz etme hakkı vardır.
Acil Durum Yöntemi'nde, bağışçının kendisinden veya ailesinden bir itiraz olsa bile, her durumda organ alınır.
Nakledilebilir Organlar
Tıpdaki gelişmelerin bugün geldiği noktada,
insan
vücudunun birçok organı nakledilebilmektedir. Burada sadece ölümden
sonra bağışlanabilecek organlarla, yaşarken de bağışlanabilir organlar
arasında bir ayrım yapmak gerekiyor.
Yaşarken bağışlanabilir organlarda, yaşayan bir insan,diğer bir
insana gerekli olan organı veya hücreyi bağışlar. Bu organlar çift veya
tabaka halinde olan veya kendini yenileme özelliğine sahip olan
organlardır. Örneğin böbrek, karaciğer ve yenilenebilir özelliğe sahip
hücreler veya kan, ilik ve
üreme
hücreleri gibi dokular. Burada bağış yapanın yaşından ziyade organın
durumu çok önemlidir;fakat genelde 70 yaş üstündekilerin organları çok
nadir durumlarda alınmaktadır.
Ölümden sonra bağış kabul edilebilecek organlar ve dokular: pankreas,
damar,
bağırsak, kulak kemikcikleri,
deri,
kalp, kalp kapakçıkları, gözün saydam tabakası , kemikdokusu, kıkırdakdokusu, karaciğer, akciğer,
böbrek, kas ve beyin zarının bir kısmı.
Yaşarken yapılabilen bağış
Yaşarken yapılabilen organ bağışlarında,vücudumuzda çift olması ve
bağış yapanın organını vermekle, fonksiyonlarını kaybetmemesi nedeniyle,
böbrek transplantasyonları başı çekmektedir. Giderek taransplantasyonu
çoğalan diğer organ ise, yüksek oranda yenilenebilir özelliği olan
karaciğerdir. Ancak karaciğerin tamamı bağışlanamaz. Sadece bir kısmı
alınabilir.
Bağış yapan 19 yaşını doldurmuş ve karar verebilecek durumda
olmalıdır. Bağış yapan, yapılacak müdahelenin şekli, büyüklüğü, olası
tehlikeleri ve sağlığına şimdi ve daha sonra gelebilecek zararlar
konusunda bir
doktor tarafından,başka bir doktorunda bulunduğu ortamda aydınlatılmalıdır.
Ölümden sonra bağış
Ölümden sonra nakil için organın alınması, ancak beyin ölümünün kesin
tespit edilmesi ve izin alındıktan sonra mümkündür. Türkiye'de
genişletilmiş gönüllülük yöntemi yürürlüktedir. Buna göre ortada Doku ve
Organ Bağış Belgesi varsa, nakledilmek için gerekli organlar alınır,
yoksa ölen kişinin akrabalarının rızası olursa ancak alınabilir. Önce
ölüden kan örneği alınır. Kan grubu ve doku özellikleri tespit edilir.
Bu veriler alınan organın kime nakledilebileceğinin tespiti için çok
önemlidir. Ayrıca organın nakledileceği hastayı tehlikeye sokabilecek
herhangi bir bulaşıcı hastalık veya organda tümor olup olmadığı da
burada tespit edilir.
Beyin ölümünün tespiti
Ağır baş yaralanmaları, beyin kanaması, felç,
beyin tümörü
veya oksijen eksikliği nedeniyle beynin hasar görmesi (hipoksi), kan
dolaşımının durması ve şok nedeni ile beyin ölümü (beyin
fonksiyonlarının geri dönüşü kesin olmayacak şekilde kaybı) gerçekleşir.
Zehirlenme,
sinirlerin bloke olması,donma veya hormon/metabolizma koması gibi
durumlar sonucu beyin ölümü yanıltıcı olabilir. Aslında bu beyin ölümü
olmayabilir.
Bazı insanlar beyin ölümünün tespitine kuşku ile bakmaktadırlar.
Bunlar organların alınması uğruna, beyin ölümünün erken tespit edilmiş
olabileceği endişesini taşıyorlar. 2008 mart ayında Amerika'da 22
yaşındaki bir genç,yaptığı bisiklet kazası sonucunda, komaya girdi ve
bir süre sonra beyin ölümü tespiti yapıldı. Ailesi organ bağışı için
izin verdi. Fakat organ alımı işleminden çok kısa bir süre önce bir
uyarıya tepki gösterdi ve 2 ay sonra taburcu edildi.
Eğer organ alınacak hasta, başka hücrelere de yayılma gösteren
kanser
hastalıklarından (metastas) birisine, HIV virüsü (Aids) 'ne veya
Creutzfeld - Jacob hastalığının aktif virüslerine veya organları kronik
fonksiyon bozukluklarına sahipse, organ alınamaz.
Beyin ölümü tanısını, ülkemizde esas olarak 4 branştan oluşan beyin ölümü tespit kurulu koyar.Kurul nöroloji, nöroşirürji,
anestezi
ve kardiyoloji uzmanlarından oluşur. Bu tanının konması, geri dönüşü
mümkün olmayan bir ölüm sürecinin başladığı anlamına gelir. O sırada
kalp çarpıyor,
solunum
makineler yardımıyla sürdürülüyor olsa bile beynin kalıcı hasar gördüğü
ve kişinin yaşama geri dönme olasılığının kalmadığı kabul edilmiş olur.
Örneğin Almanya'da ayrıca beyin ölümü tanısını koyan doktorların, organ
alımı ve nakli ekibinde yer almamaları gerekiyor.
Organ bağışı tarihi
Mitoloji ve efsaneler M.Ö. 5.yüzyılda bir insandan bir insana organ
ve doku nakli yapıldığını kaydederler. M.S. 3. yüzyılda ise hekimliğin
koruyucu azizleri Aziz Cosmas ve Aziz Damian, bir bacağını kaybeden
misyoner Jakobus von Voragine'e, ölen bir siyahın bacağını nakletmişler.
Bunlar söylenti ya da efsane. Fakat daha 1596 yılında Bolognalı İtalyan
Gaspare Tagliacozzi, transplantasyonda vücudun yabancı dokuyu
reddetiğini yazmıştır:
"Bireylerin kendine has karakterlerinin olması, bir başka kişide bu işlemi yapmamızı engelliyor."
Organ bağışının yeni tarihi 17. yüzyıla kadar uzanıyor. Bu yüzyılda
ilk deri nakli denemeleri yapıldı. 1863 yılında Paul Bert, o zamanlar
sadece deri, lif, erkek yumurtalıkları veya dişlerde yapılmaya çalışılan
(damar bağlantısı olmayan organ nakilleri) transplantasyonlarda doku
reddi ile ilgili sorunları yeniden yazmıştır. 1883 yılında zarar görmüş
iç organların nakli ile ilgili denemeler yapılmıştı. 20.yüzyılın
başlarında, tam olarak 1902 yılında Avusturyalı Emerich Ullmann ve
Fransız Alexis Carrel, birbirlerinden habersiz köpeklerde
transplantasyon yapmayı denediler. Köpeklerin organlarının yerini
değiştirdiler. Örneğin böbreği yerinden alıp fonksiyonları ile birlikte
enseye naklettiler. İlk olarak Carrel, iki ayrı birey arasında yapılan
organ naklinde, doku uyuşmazlığının ortaya çıktığını;fakat bu nakil,
bireyin kendi vücudu içerisinde yapılırsa,bu durumun ortaya çıkmadığını
fark etti. Daha sonra damarların dikilmesi ile ilgili teknikleri
geliştiren Carrel,bu tekniği organ ve doku nakillerinde de başarıyla
uyguladı. Geliştirdiği bu teknik, onun 1912 yılında Tıp Nobel Ödülü
almasını sağladı. İnsanlar üzerindeki ilk organ nakli denemesi, 1916
yılında Fransız Mathieu Jaboulay tarafından yapıldı. Bu denemede hayvan
organları kullanıldığı için, deneme başarısız oldu. İki böbrekleri de
çalışmadığı için ölmek üzere olan,iki bayana koyun ve domuz böbrekleri
nakledilmişti. 1908 yılında bir köpeğe kendi organı nakledildi ve köpek
yıllarca yaşadı. 1909 yılında Almanya'da Berlinli Dr.Unger, bir maymunun
böbreğini, bir kız çocuğunun uyluk kemiği üzerindeki damarlarına
bağladı; fakat başarısız oldu.
Vücudun
direnç göstermesi sorunu çözülemediği için 20 ve 30 lu yıllarda birçok doktor ve
bilim
adamı, bu konudaki girişimleri ve çalışmalarından vazgeçti. O zamana
kadar yapılan transplantasyonların çoğu ölümle sonuçlanmıştı. İlk defa
1933 yılında Macar Op.Dr. Yu Yu Voronoy tarafından bir insan böbreği,
diğer bir insana nakledildi. Vücudun direnç göstermesi sonucu hasta
öldü. Yeni denemeler çoğunlukla Amerika Birleşik Devletleri 'nde II.
Dünya Savaşı 'ndan sonra, yapılmaya başlandı. İlk defa 1942 yılında
İngiliz zoolog Sir Peter Brian Medawar, vücudun reaksiyonunun,
bağışıklık sistemi ile ilgili olduğunu yazdı. Bu tespiti nedeni ile de
1960 yılında Tıp Nobel Ödülü'nü aldı. 1944 yılında Hollandalı Willem
Kolff tarafından "Diyalizatör" ismi verilen yapay bir böbrek
geliştirildi. Böbrek hastaları bu mekanik böbrek yardımı ile hayatta
kalabiliyorlardı.
İlk başarılı böbrek transplantasyonu, 1954 yılında Şikago 'da Joseph
Murray (1990 yılında Tıp Nobel Ödülü'nü aldı) tarafından yapıldı. Organ
bağışını yapan kişi, hastanın tek yumurta ikizi idi. Böylece
bağışıklıkla ilgili tepkiler en aza indirilmişti ve ayrıca ameliyat
olana ışınla şua tedavisi de uygulanmıştı. Böbrek nakli yapılan hasta
sekiz yıl sonra kalp krizinden ölmüştü. Daha önce 1951 yılında da Boston
'da bir hastaya insan böbreği nakli yapılmıştı; fakat hasta beş hafta
sonra ölmüştü. Aynı şekilde 1952 yılında, annesinin böbreğinin
nakledildiği bir çocuk da kısa bir süre sonra ölmüştü. 1958 yılında jean
Dausset Paris 'de Human Leukocyte Antigen - System (HLA - System)'i
buldu. Jean Dausset, bağışıklık sisteminin kendisinin veya yabancıların
organ ve dokularına tepki göstermesi ile genetik kalıtımlar arasındaki
bağlantıyı buldu. Bu buluşu nedeniyle de 1980 yılında Tıp Nobel Ödülü'nü
aldı.
Bağışıklık sisteminin reaksiyonunu önlemek amacıyla hastalara ışın
veriliyordu. Fakat bu ışınlar faydadan çok zarar veriyorlardı. Bir çok
organ nakli yapılan hasta, ışın tedavisi sonucu hayatını kaybediyordu.
1960 lı yıllarda araştırmacılar, hastalara, reaksiyonu bastıran antikor
vermeye başladılar. Bu konudaki ilk başarılı uygulama 1962 yılında bir
hastaya, akrabası olmayan birisinden alınan böbreğin nakledilmesinde
görüldü. 1963 yılında Berlin 'de Brosig ve Nagel dünyada ilk defa bir
ölünün böbreğini, bir hastaya naklettiler. Aynı yıl Denver 'da bir
ölünün karaciğerinin üç yaşındaki bir kıza nakli denemesi başarısız
oldu. 1967 yılında Güney Afrika'da, dünyada büyük yankılar uyandıran
kalp nakli ameliyatı gerçekleşti. Christian Barnard tarafından kalp
nakli gerçekleştirilen hasta, 18 gün sonra enfeksiyon kaptığı için öldü.
Aynı yıl Thomas Starzl başarılı bir karaciğer nakli yaptı. 1968 yılında
Harvard - Committee beyin ölümünün tanımını yayınladı.
70'li yılların sonunda bir mantardan etkin
madde
"Ciclosporin" elde edildi. Bu, bugüne kadar bağışıklık sistemine etki
eden etkin maddeler içerisinde en etkili olanıydı. 1989 yılında tüm
dünyada 100.000 böbrek nakli yapıldı. 1985 yılında dünyada ilk defa tüm
bir akciğerin transplantasyonu, Amerika Birleşik Devletleri'nde
missuri'de Joel Cooper tarafından gerçekleştirildi. Hannover 'de Rudolf
Pichlmayr tarafından 1988 yılında bir ölüden karaciğer alındı ve iki
kişiye (bir yetişkin ve bir çocuk) nakledildi. (Karaciğer Parça
Transplantasyonu) Aynı yıl Kiel 'de ince bağırsak transplantasyonu
Eberhard Deltz tarafından gerçekleştirildi. 1998 yılında Minnesota 'da
David Sutherland , yaşayan bir organ bağışcısından alınan bir parça ile
pankreas transplantasyonunu gerçekleştirdi.
Şu ana kadar tüm dünyada yaklaşık yarım milyon böbrek nakli gerçekleştirilmiştir.
Dinsel yönü
Din İşleri Yüksek Kurulu'nun 6 Mart 1980 tarih ve 196 sayılı kararına
göre organ bağışı İslam dinine göre caizdir. Kur'an-ı Kerim'de de
(Maide Suresi, Ayet 32'ye göre) "bir kişiye
hayat vermek, bütün insanlara hayat vermeye eşdeğer" sevaptır.